Ana içeriğe atla

ODTÜ Günlükleri 2

  ODTÜ'de aralarda ikram edilen leziz kurabiyelerin tadı hala damağımda iken, seminer notlarını paylaşmaya devam edelim...

İnsan Beyni: Evrenin En Karmaşık Sistemi- Fatoş YARMAN VURAL

  Fatoş Hoca'nın yaşının engel olamadığı müthiş enerjisine hayran kaldım! İnsan beyninin içinde derin bir yolculuğa çıkardı tüm dinleyenleri. Özellikle görme duyusuyla ilgili paylaştıkları çarpıcıydı. Esas olarak aynı şeyi farklı gördüğümüzden bahsetti Vural.
  Bilim dünyasının magazin haberlerine bayılıyorum fakat magazin değil gerçek bu; Mısırlı Bilim İnsanı İbn-i Heysem optiği görme bilimi olarak tanımlayan ilk insan; dünyada "Optiğin Babası" olarak bilinen İbn-i Heysem'e ne yazık ki bizler çok da aşina değiliz... Daha da acısı Newton'un ileri sürdüğünü söylediğimiz birçok fikir İbn-i Heysem'inmiş.
...
  İnsan beyninin müthiş işleyişini görüp de, enerjimizi doğru yerlere kanalize edemeyişimize üzülmemek elde değil...

Yurtta Code, Cihanda Code- Soner YILDIRIM


  Nereden başlayayım bilmiyorum yazmaya; her cümlesinden alınacak ne çok mesaj vardı Soner Hoca'nın...

  "Geliştirilen ve uygulanmaya çalışılan eğitim sistemine rağmen neden başarıyı yakalayamıyoruz?" Yıldırım; eğitim programımızın pedagojiye (çocuğun gelişim özellikleri) uygun olmadığını söyleyerek yanıt veriyor bu soruya. Yaptığı araştırmalarda dikkatini çeken noktalar şöyle: Hazırlanan yüksek lisans ve doktora tezlerinde her dönemde belli konular popüler olmuş ve o dönemde yapılan çalışmalarda hep o konulara yer verilmiş. Fakat tuhaftır; eğitim programının pedagojiye uygunluğu ile ilgili hiçbir çalışmaya rastlamamış...
  Soner Hoca kodlamanın eğitim tarihimizde hiç de yeni olmadığı, 1926 Tarihli İlkokul Programı'nda Toplu Tedris (toplu öğretim) uygulamasının ne kadar da çağdaş eğitim anlayışına uygun olduğunun altını çizdi.


“Eski programlara göre tedrisat yapılırken, çocuklara, bir günün beş saatinde muhtelif derslerde, birbiriyle hiç bağ ve ilişkisi olmayan çeşitli bilgiler ve konular veriliyordu. Mesela muallimin, Tarih dersinde çocukları son derece ilgilendiren bir konuyu açıklarken zilin çalması ile o dersi bırakıp, bir sonraki derste bir hendese ve kavâid (kurallar) dersi vermesi çok yanlıştır. Talebenin, gelecek tarih dersine kadar hararet ve heyecanı azalır, kaybolur. Oysa toplu tedris yönteminde bir konu işlenirken o alanda Tarihî, Coğrafî bilgiler verilecek,Matematik problemleri çözdürülecek,Türkçe dersi verilecektir vs. Ancak, öğrenciler münfail(pasif) bir halde kalarak böyle bir ders dinlerse, bu toplu tedris değil, toplu takrir ve yapıştırma tedris olur. Toplu tedriste, derslerde ayrı ayrı konular işlenmeyecek, bir konu çeşitli yönleriyle işlenecek, hem de öğrenciler gözlem ve deneye yöneltileceklerdir.” (1)
  Yine 1936'da Eğitim Programı'na eklenen ilkelerle ne denli köklü bir eğitim geleneğine sahip olduğumuz, kendi eğitim tarihimizde yer alan birçok uygulamanın şimdilerde farklı isimlerle yurt dışı kökenli olarak karşıma çıkmasının son derece üzücü olduğu paylaşıldı seminerde.
 Başkasının ürettiği makineye kod yazmaktan çok o makineyi üretebilmenin peşinde olmamız gerektiğini söylüyor Soner Hoca; ki çok haklı.
  %39'u kitap okumayan, %49'u sinemaya gitmeyen, %85'i televizyon izleyen bir toplum olarak, algoritmik düşünmeyi çocuk yaştan itibaren edindirmenin ne denli önemli olduğu ve bunun yalnızca matematikle olmayacağı münazaranın da bir yol olduğu vurgusu yapıldı.
  Okulun insanlara, onları makinelerden farklı kılacak şeyler öğretmenin tek yolduğunu paylaşırken, Alibaba'nın kurucusu Jack MA'nin konuşmasına yer verdi Yıldırım ve MA'nin hayatını araştırmayı önerdi.


Sahiden kodlama bizi kurtaracak mı...

Sistem Tökezlemesi- Metin DURGUT

  ODTÜ'de verilen seminerlerin hemen hepsinde (konusu eğitimle ilgili olsun, olmasın) eğitim sistemine atıflar vardı.  Metin Hoca da eğitimde reformun okuryazarlık sayısını artırmaktan öte bir şey olması; değerler, bakış açısı, çeşitlilik, empati gibi öğelerin eğitimde daha çok yer alması gerektiğine dikkat çekti konuşmasında.
  Sistemde var olan her parçanın birbiriyle olan etkileşimi su götürmez bir gerçek. Dolayısıyla bir alandaki aksaklık bütünün diğer parçalarını doğal olarak etkiliyor. Durgut bunu şöyle özetliyor; "Arıza arızayı davet eder."
 Bireyden başlayıp topluma yayılan etkilerin tahmin edilemez şekilde olumlu sonuçlar doğuracağını söylüyor hoca; bu nedenle de lokal eylemleri hayli önemsiyor...
  Metin Durgut konuşmasını şu soruyla bitiriyor:
"Kural dışına çıkmanın, yerelde kuralları bol bol değiştirmenin adet olduğu bir kültürü hangi sürüklenişler beklemektedir?"   
 

(1) AKYÜZ,Yahya, Türk Eğitim Tarihi (Başlangıçtan 1993’e), KültürKoleji Yayınları No:4, s. 301.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sürpriz Bebek!

Ne zaman ki çocukluğumdan, geçmiş yıllardan kalan "bazı" anılarımı yazmaya, konuşmaya ya da herhangi bir şekilde paylaşmaya çalışıyorum; anlıyorum ki içimde açtığı yara iyileşiyor, atıyor kendini... Bu yazı, işte tam da öyle bir yazı...
Çocukluk yıllarımda eksikliğini hissettiğim hiçbir şey olmadı desem doğru söylemiş olurum. Bu "çok" şeye sahip olduğumuz için değildi aslında; buradaki "çok"tan ne anladığımız ile ilgili belki de... Orta gelirli, her yıl "Ocak" ayında tüm kredi borçlarının kapanacağı müjdelenen ve fakat evdeki hesapların çarşıya uymayıp bir sonraki ocak ayını iple çeken; insanların gülmek, biraz olsun kafa dağıtmak için uğradığı, nasıl olur da her şeye bu kadar iyimser yaklaştığımız anlaşılamayan bir aileydik. Düzeltiyorum; "çok" şeye sahiptik. Bugün dolu dolu gözlerle bize (Zeynep ve bana)  bakan, gördüklerinde sımsıkı sarılan, bize ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlatan birileri varsa bu canım babam ve annemin yaşamda…

Bir Yaş Alma Belirtisi Olarak: Kalp Yorgunluğu...

Neresinden başlamalı bu yazının, doğrusu ben de bilmiyorum... Ve fakat uzunca bir süredir zihnimin içinde sürekli dolanıp duruyor; tüm özneleri, yüklemleri, belirtili ve belirtisiz nesneleriyle..
Üniversitede çok sevdiğim bir hocamdan ilk kez duyduğumda (muhtemelen gündemimde bambaşka konular olduğu için) kendimce tuhaf karşılamış, hatta içten içe cinsiyetçi bir söylem olduğunu düşünüp çok sinirlenmiştim; "Annelik bir hastalık; anne olan kadınların çoğu gerçekten hasta oluyorlar." demişti konuşmamızın bir yerinde. 
Leyla doğduktan sonra tam da lohusalık döneminde ben de gereksiz yere zihnimi türlü kötü senaryolarla meşgul etmiştim evet ama bunun o döneme has bir özellik olduğunu bilerek çok da takılmamıştım aslında. Oysa bugün annelikte 2. yılını tamamlamış bir kadın olarak iyimserlik adına ne kadar yol aldığım ciddi bir tartışma konusu...
Geçenlerde hayatımda ilk kez canımı sıkan pek çok şeyin; ki bu şeylerin Dünya geneline özgü mevzular olduğunu ve kendi küçük dünyamızda …

Kadir'e...

Bundan yıllar evvel (9 sene önce) Kadir'le yaşama dair ortak hayaller kurmaya başladığımız dönemde bir sürü şey konuştuk, planladık, hedefledik... Etkileşimli ve zamanla şekillenen bu süreç, matruşka bebekleri anımsatır bana hep; iç içe geçmiş sıralı bir dizi şenlikli hayaller...
Yaşamın ironik hallerinde buluşuyorduk çoğunlukla; konuşmalarımıza uzun süre ciddi şeyler uğramadı hiç. Esprilerin havada uçtuğu günlerde bir de baktım ki uçan benim! Günler, aylar, yıllar geçerken yüzündeki naif hikayeyi her gün okumayı, 1 Mayıslarda birlikte söylenecek marşlara tercih etmiştim; zaten sesim kimseler eşlik etmezken bana daha güzel :)
Beraber yazıp yönetmeyi düşündüğümüz bir tiyatro oyunu fikrinden başlayıp bugünlere uzanan bir yol arkadaşlığı öyküsü... Ha hala oturup da iki satır yazamadık ama olsun :)
Her yeni güne yeni şeylerle uyanıyorum kendim bileli. Bu, enerjimi çoğu zaman dinamik tutsa da, kendimi zamanın ritmik tik-taklarına bırakıp, biraz da yalnızca bu sesi duymak istediğim zam…